Yunanlı yönetmen Theo Angelopoulos’un 1998 yılı yapımı, Sonsuzluk ve Bir Gün filmini dilimize ve kültürümüze değeceği yerlerden okumaya çalışacağım. Filmin bana değdiği yerlerden yazma hakkımı ise saklı tutma kaydını düşeceğim. Bu yazı için temel kaynağımı, filmin yanı sıra film üzerine, “Soluk Alıp Verir Gibi Çekerim: Sonsuzluk ve Bir Gün” [1] başlıklı, Gabrielle Schulz’un Teo Angelopoulos’la yaptığı söyleşisi oluşturacak.

Bilindiği üzere, filmin adı, İngiliz şair, oyun yazarı ve oyuncu William Shakespeare’ın (1564-1616) komedi oyunlarından biri olan, Size Nasıl Geliyorsa adlı oyunundan alıntıdır. Oyunda, Rosalind sorar:

—Beni ne kadar seveceksin, Orlando?

—Sonsuzluk ve Bir Gün kadar!

Filmde ise Alexander sorar:

—Yarın ne kadar sürecek, Anna?

—Sonsuzluk ve Bir Gün kadar!

Bana öyle geliyor ki hem Shakespeare hem de Angelopoulos sonsuzluk derken “şimdiki zaman”ı kastetmektedirler. Danimarkalı filozof, Kierkegaard gibi düşünürsek, sonsuzluk, “şimdiki zaman”ın kendisidir. Düşünce için sonsuzluk, yok edilmiş bir ardışıklık olarak “şimdiki zaman”dır. Tasarım için ise sonsuzluk, hiçbir zaman yitip gitmeyen bir akıştır; çünkü sonsuzluk, tasarımda sonsuza dek içeriğini koruyan bir “şimdiki zaman” olarak karşımıza çıkar.[2]

Angelopoulos, Sonsuzluk ve Bir Gün filminde, “Yarın, ne kadar sürecek?” sorusu üzerinden, “Bir insan yaşamak için bir günü kaldığını bilse ne yapar?” sorusuna yanıt aramaktadır. Film, bu iki soru etrafında, birbiri üzerine gelmiş düzensiz konularla ve iç içe girmiş kavramlarla örülü. Bir başka deyişle, birazcık hastalık, çağımız insanın sevgiyi bilmeyişi, iletişimsizlik, çocuk satıcılığı, göçmenler, ideallerin yitimi, geçmişe özlem vb konularının içine birazcık hayat, ölüm, doğum, sevgi, sınır, yabancı vb kavramları katalım, nefis bir aşure tatlısı ya da içilebilecek bir karışım yapalım gibi olmuş. Film böyle olunca, dikey boyutun aksine yatay boyutun görülebilmesine olanak tanıyan, tek evreli konularla ve yüzeye yakın kavramlarla filmin okunması da geniş alana yayılmaktadır.

Bu geniş alandan çıkıp filmin belli yerlerine odaklandığımızda, apaçık hale getirilenin dil yani kültür ve tarih olduğunu görebiliriz. Film, bir anlamıyla, filmin ana karakteri yazar/şair Alexander ile Yunanlı şair, Dionysos Solomos’un (1798-1857) iç içe geçmiş yaşamını anlatır. Filmde, Alexander’ın anlatımıyla Solomos, Yunanlı olmasına karşın, İtalyan kültürüyle yetişmiş, İtalyanca şiirler yazan bir şairdir. Solomos, bir gün, Osmanlı egemenliği altındaki Yunanlıların özgürlüklerini geri almak için silahlandıklarını öğrenir. O zaman, içinde bir şeyler uyanmaya başlar: Kaybettiği ülkesi, adada geçen çocukluk yılları, hep orada yaşamış olan annesinin yüzü… Solomos, Yunanistan’a geri dönmeye karar verir ama bir şair, özgürlük için ne yapabilir? Belki, devrim şarkıları söyler, özgürlüğün kayıp yüzüne bir özgürlük şiiri yazabilir! Yunanistan’da, Zante adasındaki evine dönen şaire renkler, kokular çok tanıdıktır fakat tanımlanamamaktadır. Çünkü Solomos, ana dilini bilmemektedir. Özgürlük şiiri yazmak isteyen şair, tarlalarda, balıkçı köylerinde, meydanlarda duyduğu her sözcüğü not eder. İlk kez duyduğu sözcükler içinse yoksul halktan parayla sözcükler satın alır. Kısa zamanda, bu haber her yere yayılır ve “Sözcük Satın Alan Şair” olarak ünlenir. Bu şekilde, “Özgürlük İlahisini” yazar ama “Özgür Tutsak” şiiri yarım kalır. Alexander, acaba, yarım kalan bu şiiri tamamlayabilecek midir?

Her ne kadar, Angelopoulos, kendisiyle yapılan söyleşide, “Ben, misyoner değilim. İnsanları eğitmek istemiyorum,” dese de, öğretici, eğitsel iletileri olan tezli bir film olduğunu söyleyebiliriz. Söyleşide, yönetmenin Alman filozof Heidegger’den alıntıladığı, “Tek meskenimiz, dilimizdir,” sözünü biraz açarsak filmin tezini bile yazabiliriz. Tez, şu olabilir: Ana dilimizle “yurt” tutabiliriz. Diğer türlüsü “yer” tutmak olur! Bir başka deyişle, bir ülkenin yurttaşı olmak, salt devlete karşı görev ve sorumluluklarını yerine getirmekle, yasalara uymakla olanaklı değildir; yurt tutmakla olanaklıdır. Yurdu da, ana dilinle yani kültürünle, tarihinle tutabilirsin. Yabancı ya da alıntı sözcüklerle “yurt” değil, ancak “yer” tutabilirsin! Doğrusu, ben, Yunan Eğitim Bakanlığının bir çalışanı ya da Yunanlı bir öğretmen olsam bu filmi, eğitsel amaçlı kullanırdım.

Şimdi, bu tez üzerinden filmin okumasını yapalım. Yönetmen, filmin tanıtım yazıları akmadan hemen önce, Alexander’ın çocukluğuna dönüşle filme başlar ve bu iki başlangıç arasında, izleyiciye bir söylencel –mitos- anlatır. Söylenceye –mitolojiye- göre,  asırlardır denizin dibinde uyumakta olan depremde batmış, mutlu bir kent varmış. Bu batık kent, ayda bir kere, o da çok kısa süreliğine, suyun yüzeyine çıkarmış. Sabahyıldızı yeryüzünü terk etmeyi reddedip onu seyretmeye durduğunda, o zaman her şey dururmuş. Zaman bile dururmuş!”

Peki, Angelopoulos, neden bu söylenceyle filme başlamıştır? Kierkegaard, “Söylencelerin aslında, içsel olan bir şeyin dışsallaştırılmasını,” [3] sağladığını söyler. Şu halde, Angelopoulos’un içselleştirip dışa vurduğu şey nedir? Elbette, Yunan kökleridir yani Yunanın başlangıç noktası sayılan, Miken Kültürüdür. Belki, iki başlangıç arasına aldığı bu söylenceyle yönetmen, Yunancada başlangıç, ilk anlamına gelen “arkhe”ye dönelim iletisini, izleyicisine vermek istemiş olabilir.

Filmde, yönetmenin masallayarak anlattığı, “Batık Kent” söylencesi, Miken Kültürüdür. Mikenlerden ilk kez, Homeros söz eder. Homeros hem İlyada hem de Odysseia yapıtlarında; Troya’ya karşı savaş açan en önemli, Eski Yunan Kralının Agamemnon olduğunu, krallığının da, Miken’deki saray olduğunu söyler. Günümüzde, Miken Kültürünün söylencelikten çıkmış, kazıcılık bulgularıyla kanıtlanmış olduğunu da belirtelim.

Ege Denizi etrafında, Yunanca konuşan toplumların ilk ortaya çıkışı, yaklaşık MÖ 1600’lü yıllara tarihlendirilmiştir. MÖ 1600’den, MÖ 1100’e kadar uzanan kültüre de, “Miken Kültürü” adı verilmiştir. Burada vurgulanması gereken nokta, çok gelişmiş bir kültür oluşturan Mikenlilerin, Yunanca konuşan bir toplum olduğudur. Üstelik Mikenliler, konuşma dilini, yazı diline dönüştürmeyi başarmış, 60 simgeli bir alfabe kullanmışlardır.[4] Bugün, 29 harfli Türkçeyle okuma ve yazmayı öğrenmenin güçlüğü ortadayken bundan 3600 yıl önce, Mikenlilerin – soylu olanların- 60 simgeli bir alfabeyle okuyabilen ve yazabilen bir toplum olması, Miken Kültürü hakkında bir fikir verebilir. Miken Kültürünün çöküşü ya da batışıyla ilgili değişik teoriler bulunmaktadır. En yaygın olanı, Batık Kentin –National Geography’de belgeselde gösterildiği ve filmde, Alexander’ın arkadaşının söylediği gibi- volkanik patlama sonucu tetiklenen bir dizi depremle yok olduğudur. Bu yok oluşla birlikte, Yunan toplumları tarafından buralara, bir daha yerleşim kurulmamış ve Yunan toprakları, Miken Kültürü gibi, bir kültür bir daha hiç görmemiş. Bundan dolayı, Miken Kültürünün çöküşünden hemen sonraki dönem -Yunan dünyasında, keskin bir kopukluğu gösterdiğinden- “Karanlık Çağ” olarak adlandırılmıştır. Miken Kültürü, tamamen yok olsa da, Yunan toplumlarının belleğinde belki, biraz oldukları gibi belki, biraz çarpıtılarak bir şekilde yaşamaya devam etmiş.

Yönetmen, Yunan toplumsal belleğinden çekip çıkardığı, “Batık Kent” söylencelini, filmine aktarır. Böylelikle, yönetmen, Yunanlılar için “Kaostan aydınlığa giden yol”u, Yunan kökleriyle göstermek ister. Kaos, kökleri unutmak ve bilmemektir; aydınlık yol ise Heidegger’in vurguladığı gibi, “Dilin kökensel birliğine dönüştür.”[5]

Kierkegaard gibi düşünürsek, filmde Angelopoulos’un anlatışını, söylencel olarak kabul etsek bile, bu ne düşünceye ne de anlamaya zarar verir; çünkü bu, kavrayışa ait bir söylenceldir. Angelopoulus, söylenceden getirdiği kavrayışla filmin “şimdi zamanına” Miken Kültürünü taşıdığı gibi, 19. yüzyıl Yunan şairi, Dionysos Solomos’u da taşır. Şair, Yunan-Türk savaşında, Yunan bağımsızlığının destanını yazmak için yurduna döner ama anadilini bilmemektedir. Şair, yurdunda dolaşıp hiç bilmediği sözcükleri, anadilinden toplayıp defterine yazar. Buraya kadar olanlar gerçektir, bundan sonrasını, yönetmen kendi uydurduğu yeni bir söylencelle doldurur. Uydurma olan Solomos’un “Sözcükler Satın Alan Şair” olduğudur. Elbette, yönetmenin bu uydurmasının iyi bir nedeni vardır. Kuşkusuz, Solomos’a anadilinden öğrendiği her sözcük, yeni kapılar açar ve “Özgürlük İlahisi”ni yazdırır! Ne var ki yönetmen filminde, şairi anadilini bilmediği için hem “gülünç” duruma düşürür hem de gelecek kuşakların belleğinde, “Sözcükler Satın Alan Şair” olarak yer etmesini sağlar.

Burada, Angelopoulos’un benzetmesi açıktır: “Anadilimiz, tek gerçek, kimlik kartımızdır.” Bu, ne demektir? Dilbilimde, bir kişi için ‘Yunanlı’ dediğimizde, o kişinin ana dilinin Yunanca ya da Yunancanın bir çeşitlemesi ya da lehçesi olmalı, bunun tersine, daha sonradan öğrendiği veya kullandığı dil olmamalı. Bu durumda, Yunanlılardan söz ettiğimizde bir ırktan değil, bir kültürden söz ederiz ve bu kültür de, temel olarak konuşulan ortak bir dil tarafından tanımlanmaktadır. Buradan hareketle, yönetmen, film üzerinden Yunanlılara, “Taşıdığımız kimlik kartları, bizi Yunanlı kılmaz, sadece ana dilimiz bizi Yunanlı yapar,”ı iletmektedir.

Yönetmenin filminde, her ikisi de şair olan, Solomos ile Alexander’ı kesiştirmesi boşuna değildir. Alexander, “yurt tuttuğu” için bir kuşak onunla yetişmiştir. Oysa Solomos, “yer tuttuğu” için anadilindeki sözcükleri satın almak zorunda kalmıştır. Belki, “Özgür Tutsak” olan Solomos’tur. Şair, özgürlük şiirleri yazmak için yurduna ve evine dönmüştür. Ne yazık ki ana dilini bilmeyen şair, dilin tutsağı olmuştur! Belki, tutsak şairi, özgürleştirecek olan bir başka şairdir!

Filme göre, Solomos’un yarım bıraktığı “Özgür Tutsak” şiirini, Alexander tamamlayacaktır. Üstelik Alexander bunu, Solomos gibi, sonradan öğrendiği Yunancayla değil, anadili olan Yunancayla yapacaktır. Alexander’ın bu çabalarını, yönetmen, filminde ödüllendirir. Alexander, sahilde bir bankın önünde dururken kendisini, ertesi günü ameliyat edecek doktoru yanına gelir. Doktor, şair için çok üzüldüğünü ve korktuğunu söyledikten sonra, “Sizin şiirlerinizle büyüdük!” der. Elbette, Alexander, yarım bırakılan şiiri yazmak için ailesini ihmal etmiştir ama onun şiirleriyle de bir kuşak büyümüştür. Kimbilir, kaç kuşak daha büyüyecektir? Bu, ödülle gelen küçük, önemsiz bir bedeldir.

Yönetmen, filmin bir yerinde, göçmen çocuğun “Yunanlı” olduğunu, Alexander’a fısıldatır. Çocuk, gemiye binip yabancı bir ülkeye giderken şair, çocuğa sözcükleri yani Yunancayı armağan eder. Bir başka deyişle çocuk, şairden edindiği dil sevgisini yanına alarak yolculuğa ve/veya geleceğe yol alır. Yönetmen, bir yandan, tüm iyimserliğiyle filmin son sahnesinde, “Bir diğer deniz kıyısına göçeceğim bu gece. Sana geri getirdiğim sözcüklerle!” diye, Alexander’a söyletir. Belki, burada, yönetmenin “sana” diye seslendiği, Yunan Kültürüdür. Diğer yandan, yönetmen, Alexander’ı ölüme, göçmen çocuktan öğrendiği dört sözcükle gönderir: “Minik çiçeğim! Yabancı! Ben! Argadini!” Yunanca bir sözcük olan argadini “Artık çok geç!” anlamındadır. Belki, burada da yönetmen, Yunan Kültürüne geç kalındığı karamsarlığını yaşamaktadır!

Yönetmen, film boyunca, iyimserliği ve karamsarlığı birarada yaşarken filmin ilk ve son sahnelerinde, seyirciye umudu imler. Umut ise zamanın içinde gizlidir. Çünkü “Zaman, deniz kabuklarıyla oynayan bir çocuktur.” Yönetmen gibi düşünürsek, deniz kabukları, yok olan Miken Kültürünü ve kökleri simgelerken çocuk da, gelecektir. Ahmet İnam gibi söylersek de,  yönetmenin seyirciye iletisi çok açıktır: “İstikbal, köklerdedir!”[6]

[1]Aylak Adam, Gabrielle Schulz’un Teo Angelopoulos’la yaptığı Söyleşiden alıntı. “soluk alıp verir gibi çekerim: sonsuzluk ve bir gün … http://www.aylakadamiz.com/archives/8510

[2] Soren Kierkegaard, Kaygı Kavramı, çev: Türker Armaner, İş Bankası Kültür Yayınları, istnabul, 2003, s.98

[3][3] Soren Kierkegaard, Kaygı Kavramı, çev: Türker Armaner, İş Bankası Kültür Yayınları, istnabul, 2003, s.60

[4]http://www.acikders.org.tr/file.php/101/Lectures/PDF/Ders02.pd

[5] http://www.sosyalbilimler.org/martin-heidegger-belgeseli-turkce-altyazili/

[6] Ahmet İnam, Mutsuzluk Ahlaksızlıktır: Yaşam Üstü Söyleşiler,  yazan: Yıldız Işık, İmge Yayınevi, Ankara, 2012, s.204